Aydın kimdir? Ne iş yapar? Bu mahallede neye yarar? Haydi bakalım..
‘Aydın’ sözcüğü 1930’larda dil devrimiyle Arapça kökenli ‘münevver’ e karşılık türetilmiş. Asıl anlamı günaydın’daki gibi ışıkla, aydınlıkla ilişkili. Sözlüğün ötesinde halk içinde de tutunabilen sözcüklerden (sözcük de dil devriminin mahsulü, pardon! ürünü). Ama bendeki çağrışımı entelektüelden biraz farklı tınlıyor. Aslında en doğulu tanımıyla, modernin kıyısında/periferide kalakalmış ülkelerin hasbelkader eriştiği modern eğitimle kendi toplumuna yabancılaşmış bireylerini ifade ediyor.
Aydın’a cumhuriyetin verdiği temel görev ise köyü modernleştirmesidir. Prometheus kılıklı, enstitülü aydınımız çıkınındaki ateşin/bilginin beraberinde tıpkı mitolojideki gibi pandoranın kutusunu da getirmektedir. Bu kutudaysa tüm kötülük ve ızdırapları içeren ideolojiler vardır.
İdeoloji taşraya bulaşmamış bir mikroptur cumhuriyet öncesinde. İdeolojinin virüsü bulaştığında yarı okumuş halkın alacakaranlık zihni merkez çevre çatışmasının boy verebileceği her yerde cepheleşip yarılmaya hazır hale gelmiştir. Eski toplumun bakiyesi olan ve Doğuyu temsil eden medreseliler ise dışlandıkça keskinleşmiş, Said-i Nursi'nin talebeleri gibi yeraltına çekilen cemaat ve tarikatleriyle direnmeye çekilmiştir. Bir başka ilginç nokta ise, devletin Doğu ile Batı arasındaki çatışmaları anmamaya bilhassa özen göstermesi ve köy-kent bağlamında bir sorun olarak sunmasıdır modernleşmeyi. Devlet, bin yıldır ötekileştirdiği Batı'nın safına geçmiş ve medeniyetler savaşını müfredattan silmiştir.
Batılı bir kavram olarak entelektüel Fransa’da 19.yy’ın ilk yarısında kullanılmaya başlanmış. İngilizcede ise yazarak geçimini sağlayan anlamındaki ilk kullanımıyla (man of letters) eğitimli olmakla ilişkili bir kökene sahip olsa da ‘soyut bilgi ve teorilerde derin bilgi sahibi kişi’ veya ‘fikir, bilgi, teori üretip yayan kişi’ anlamlarına kaymış zamanla. Asıl anlamını ve sorumluluğunu ise Fransa’da ‘Dreyfus davası’na müdahil olan Emile Zola ve arkadaşlarıyla bulmuş. Entelektüel hayvan her durumda demokrasinin ve özgürlük idealinin çocuğudur.
Sözlük tanımının ötesinde bu konuya kafa yormuş kişilerin muhtelif tanımları da var;
Erward Said: entelektüel, belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir.
Aldous Huxley : .. kendisine seksten daha ilgi çekici bir şeyler bulan insan.
Cemil Meriç: entelektüel yükselen bir sınıfın şuurudur, yani bir devrimcidir.. bir bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir.
Sartre: .. kendisini ilgilendirmeyen işlere karışan adamdır.
Gramsci’den Adorno’ya daha pek çok tanım yapılmış. Ama en kısa ifadeyle hepsinin özü, ürettiği fikirlerle toplumu ve dünyayı değiştirmek işlevini yüklenen bireye indirgeniyor.
Peki, bizim toplumumuzda ne iş yapmış, nasıl gelişmiş bu yaratık? Her ne kadar Batı’da da modern bir kavram olsa da, Osmanlı’nın son dönemine kadar birkaç istisna dışında entelektüelden söz etmek mümkün değil. Genel olarak Doğu’da Aydın’ın doğuşu filizlenmeye başlayan batılı endüstri toplumu karşısındaki yenilgilerle başlamış. Modernliğin kıyısındaki toplumlarda en temel soru ise, hem Osmanlı, hem de İran ve Rus imparatorluklarında ‘Niçin geri kaldık?’ olmuş.
'Niçin geri kaldık', artık sonuçsuz tartışmaları ile tüm esprisini tüketmiş, yaldızlarını dökmüş, hatta çoğu aydın için tiksindirici hale gelmiş bir sorudur. Bu tartışmanın odağına uzun süre haklı olarak din konuldu. Kamplaşan ve keskinleşen gruplar suçu ya dindarlıkta ya da dini doğru yaşamamakta aradı. Din'in belli bir döneme ait yorumunun bir etken olduğu doğru olsa da mutlak neden din olmasa gerek. Her bir toplumun üretim ve tüketim döngülerini/yapılarını, devlet organizasyonunu, toplumsal sınıflarını ve artı/katma değerin oluşum-dağılımını analiz etmek için gereken zihinsel araçlar da birikmemişti aydının alet çantasında. Sonra Nietsche öldü, sonra Marx doğdu vs. başka bir yazı konusu..
Zaten bu ölümcül soruya her meşrepten üç yüz yıldır verilen yanıtlar milyonlarca sayfayı doldurabilir sanıyorum. Bizim bu konuyu bugün ortaokul münazarasının ötesinde tartışmayı beceremememizin önemli nedenlerinden biri de, Tanzimat dönemindeki tartışmalara ilişkin yetersiz bilgilere sahip olmamız. Bugün tartışıp durduğumuz pek çok konu sonuçsuz şekilde yüz elli yıldır konuşulageliyor yazık ki.
Benim de, her Türk gibi bu konuda bir takım fantastik teorilerim var. En önemli gerileme nedeninin ise demografik olduğunu düşünüyorum. Tarih boyunca yükselen ve çöken medeniyetlere baktığımda nüfus artış hızı yükselen dil ailelerinin (Moğol-Türk, Slav vb.) büyük coğrafyalarda hâkimiyet kurduğunu görüyorum. Ardından tüm bu fatihler azınlıkta kaldıkları topraklarda eriyor. Coğrafi dil bütünlüğü bozuldukça medeniyetleri de geri çekilmek zorunda kalıyor.
Avrupa özelinde ise, nüfusa ilişkin en erken istatistikler endüstri devriminin başlangıcı sayılabilecek 1750 yılına ait tahminler. Ortaçağ boyunca Avrupa nüfusunun özellikle hastalıklar nedeniyle azaldığını biliyoruz. 1750 yılında dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturuyor Avrupa. 1900 yılında ise yaptığı kıyımlarla iskâna açtığı Amerika ile beraber yüzde 30’u geçiyor. Yüz elli yılda oransal olarak yaşanan yüzde ellilik muazzam artış hem zenginleşmenin hem de gelişen tıp bilminin, hatta ilk olarak Londra’da kurulan sıhhi tesisat sisteminin bir sonucu olarak değerlendirilebilir.
Bu tema üzerine daha çok çeşitleme yapılabilir. Ama, en basit yorumlamayla bile bu oransal artış hâkim konuma gelen medeniyetin hem nedeni hem de sonucu oalrak görülebilir. Batı'nın düşüşü de muhtemelen benzer bir yol izleyecektir. Bir yandan nüfus artışı kıta Avrupa’sında ve Kafkas ırkında yavaşlıyor. Diğer yandan da uyum sağlamayı reddeden göçmenler artıyor. Şöyle ki, 2050 yılında ABD’de hispanik ve afro-amerikan nüfusunun çoğunluğa geçeceği tahmin ediliyor. Hindistan ve Çin ise Afrika ve Brezilya gibi kalabalıklaşmaya devam ediyor.
Seyid Hüseyin Nasr, Türkiye İslam âleminde hiç bir entelektüel rol oynamıyor diyor taze bir söyleşisinde. Aynı şekilde, Avrupa’da da kültürel olarak esamemizin okunmadığını ekliyor. Güzel ve önemli bir tespit olarak görünüyor bana bu. Nedenleri üzerinde hepimizin düşünmesi fayda var.
Bu tespiti sorgularken, öncelikli olarak Cumhuriyetin ulus devlet yaratma projesinin o dönemde öngörülemeyen yan etkilerinden bahsetmek gerek. Tıpkı lanetlenen İstanbul gibi Tanzimat’a ait entelektüel birikim de yok sayıldı bu dönüşümde. Sünni İslam’ın başkenti olması hasebiyle her milletten entelektüeli çeken İstanbul’dan hem araplar hem de gayrimüslüm tebaa Batı karşısında alınan yenilgilerin yükselttiği milliyetçiliği etkisiyle uzaklaştı. Gayri müslümler daha çok Batı'ya yönelirken, Müslüman entekklektüellerin bir ksımını modernleşmeyi kısmen daha önce tamamlayan Mısır’ın cazibesi çekti. Lübnan ve Şam benzer çekim merkezleri olarak yükseldiler. Bunların yerini tepkisel milliyetçiliği Osmanlı’ya getiren Çarlık Rusya’sından kaçmış Gaspıralı İsmail, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan gibi Türkîler, boşluktan istifade eden Kürtler ve Balkan göçmenleri aldılar süreç içerisinde. Milliyetçilik tıpkı domino taşlarının devrilmesi gibi ilerlemiştir doğuda. Slav milliyetçiliği Türk milliyetçiliğini tetiklemiş, Türk milliyetçiliği de hakim konuma geldiğinde dışladığı kişilerle Arap milliyetçiliğine yol açmıştır.
Osmanlı’da 19. yy’ın sonuna doğru değişen ordu düzenine batı tipi subay yetiştirmek için açılan askeri okullar gözden düşen ilim sınıfının yerine devlet yönetimine yerleşir ve ordu siyasetin merkezine oturur. Din sınıfından yükselen son isim Ahmet Cevdet paşa’dır. Askerler dışında, sadece yine gayrimüslimlerden miras alınmış tercüme bürosundan evrilen dışişleri de eski Enderun’un işlevini üstlenmeye başlar. Buradan yetişen her Sadrazam’ın bir yabancı devletin adamı olduğu ve İngiliz ya da Rus lakabıyla anılmaları da manidardır.
Kökleriyle bağı zayıflayan ve odağı ulus devlet çerçevesinde yeniden üretilmiş bir kızıl elma olarak ‘muasır medeniyet seviyesini yakalamak’ suretinde tanımlanan bu yeni tip okumuş/aydın elbette yüzünü Doğu’ya dönmeyecekti. Yüzünü dönmediğin halklar ve toplumlar da seni ciddiye almayacaktır. Hâlbuki Türk Kurtuluş savaşı emperyalist Batının karşısında yerleşik halkların kazandığı (ilk değil, Haiti’den sonra ikinci) bir kurtuluş savaşıydı. Yenilmiş halklara ilham vermişti bu zafer. Ama yeni Cumhuriyet tamamen rasyonel bir karar vererek mağluplar kampı yerine yönünü ve organizasyonunu Batı’ya dönük olarak kurdu. Tercih bence de doğru..
Doğudaki etkisizliğimizi biraz kurcaladık. Ama tüm bunlara rağmen, neden Avrupa’da da bir entelektüel etkimiz yok? Son günleri moda deyimiyle özde-sözde ikilemiyle ilişkili olabilir mi bu durum?
Öncelikli bir neden, her ne kadar bir kesim Türk kendini batılı gibi görse de, Batı için hala öteki olmamaızdır. Yunan ve Latin kültür kökenleri üzerine Yahudi-Hristiyan teolojik sosuyla (ve bunlarla hesaplaşarak) sunulan Batı medeniyeti zaten son bin yıldır da bizi ötekileştirerek belirledi kendi etki alanının sınırlarını. Bu duvar bir kaç nesilde yıkılabilecek bir şey değildir.
Bu durum bizim için de geçerli değil mi ki. Bir toplumun ait olduğu kültür öncelikle onun dil ailesine bağlıdır. Çünkü kültürün genleri dile kodlanmıştır. Dili yoğuran şeylerden birisi de elbette dindir. Fakat zaman içinde farklı dil ailelerinin de farklı dinsel mezheplere sapması ve farklılaşması apayrı bir araştırma konusu olmalı bence. İran'ın şiileşmesinde Pers dili ve kültürünün etkisi yadsınamaz. Tıpkı islam fetihleriyle giderek önemini kaybeden Mısır'ın Şiiliğin ilk yükseldiği yer olması gibi. İslamın ilk asrına ait bir ihtilafa bu denli radikalce taraf olmak dindışı olgularla da açıklanmalıdır. Elbette daha detaylı çalışılmalı mezhep konusu yazılmadan önce.
Yani dilin ve dinin farklıysa bir başka medeniyete katılman ve onun kodlarıyla düşünebilmen kolay değil. Sınırlı sayıda Batı tipi eğitim almış entellektüel için bile burada doğup büyüdüysen bir başka medeniyete egzotikleşmekten kaçınarak, onun kodlarıyla başeser vermek mümkün görünmüyor. Bu duruma yakın dönemden verilebilecek iki örnek Orhan Pamuk ve Oğuz Atay'dır. Orhan Pamuk'u farklı bir tad olarak Batı'nın kabul etmesi mümkündür. Ama bence bizim Raskolnikov'umuz olan Oğuz Atay modern olduğu ölçüde yerli kalmıştır ve tüm eseriyle Batı için ötekidir.
Buradan bir sıçrama yaparak ne doğuda ne de batıda olamadığımıza erişmek istiyorum. Tüm parçalanmışlığımızla coğrafyamızın kimi köprü olma eğretilemesiyle vurgulandığı arada kalmışlığı devam ediyor. Şairin dediği gibi, bir garip seferdeyiz sonu gelmeyen. Seferin, yolculuğun Jung okulundaki içeriğini topluma yükselterek yorumlamak da eğlenceli olabilir. Bu arada kalmış/sıkışmışlıktan, ola ki devlet ve toplum arasındaki gerilim düşer de özgün şekliyle kültürlere nefes alanı açılırsa, her iki taraf için de anlamlı sonuçlar çıkması olasılığı beni heyecanlandırmaya devam ediyor. Buralı Aydının hem doğuya hem de batıya Türk kalması ise güzel bir son söz olur sanıyorum.
8 Şubat 2009 Pazar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
