Yirmi birinci yüzyılın ilk on yılı nasıl anılacak ileride acaba? Muhtemelen, 11 Eylül 2001 ile başlatacak siyaset tarihçileri bu çağı. Daha derin analizler ise, kimsenin üzerine alınmak istemediği faşizmin gıcır bir kisveyle ortaya çıkışını işaret edecek.
Her ne kadar demokrasi yahut meşruti monarşi sıfatıyla anılsalar da, totaliter rejimlerin tüm emarelerini gizlice koyunlarında saklıyor çağdaş yönetimler. Halk katında ise bu gizli totaliterliğin iltifat gördüğü sızıyor medyalardan. Azgın azınlık tarafından ortaya serilen bu etçillik giderek toplumun tüm kesimlerine bulaşıyor sanki. En demokrat cakalılar bile, ilkeler düzleminde yalnızca bir sıfat olarak taşıyorlar demokratlığı.
Gerçi demokrasi de endüstri çağının üretim ilişkilerinin bir yan ürünü değil mi? Kökenlerini antik Yunan’da aradığımız demokrasi, yine kökenine uygun şekilde bir seçkinler komedyasına dönüşüyor. Medyalar gelişip yaygınlaşırken araçsallaşıyor ve temel işlevleri özgürleştirmek değil de toplumu manipüle etmek şeklinde ortaya çıkıyor.
Totalitarizm'in bir başka nişanesi olan "tek parti, tek lider" ise, bir yandan var olan partilerin tek tipleşmesi ve benzer çıkar çevrelerinden destek almalarıyla, hatta biraz zorlayarak, finans/sermaye piyasalarının temayüllerinin tek geçer akçe haline gelmesiyle sağlanarak, halk, "ya o ya bu" ikileminde bırakılmaktadır.
İroni şudur ki, o da bu da genelde aynı sonucu vermektedir.
Güvenlik gerekçesiyle dayatılan polis devletini anımsatmak gereksiz bir zaman kaybı olur sanıyorum. Her fırsatta devletin toplumsal alandaki hacmini arttırmaya hazır ve nazır yönetimler totalitarizmden başka neye kapı açmaktadırlar ki..
Mussolini "her şey devletin içindedir ve devletin dışında insani veya ruhsal hiçbir şey yoktur" derken, Derrida'nın bu sistemlerde mantıksal değil metafizik bir temel bulunduğu tespitini doğrulamaktadır. Devletin önkoşulu olagelmiş, toplumu bir araya getiren temel değerlerin ana şartı, toplum lehine bireyin geri çekilmesini öngörse de, uzun vadede bireyin ilkel doğasıyla uyuşmayan değerlerin, esnemediği durumda her bir otorite birimini de dağıtarak baskın çıkacağı söylenebilir.
Bu yüzden, özgürlük ve mülkiyet bağlamında bireyle devletin totaliterce tanımlanan ilişkisinin devlet aygıtı aleyhine gelişmesi de kaçınılmazdır. Faşist rejimde zenginleşenler bu yolla faşizmin başat düşmanları haline gelir. Yani, faşizm kendi yıkımını içinde taşır.
Peki, bu olguyu tüm totaliter rejimlere genelleştirmek ne ölçüde doğru olur. Bu devletlerde, birey ya devletle özdeşleşip onun erkinden faydalanarak nefes alacaktır ya da yeraltına çekilecektir. İlki ahlaki düşüklüğü ve toplumdan kopmayı getirirken, ikincisi topluma yayılabilen bir gerilim doğuracaktır. Her iki durum da devleti oluşturan toplumun çeşitli noktalardan kırılmasını getirecektir. Yani, kılık değiştirmedikçe mutlak totalitarizm sürdürülemez. Böylece toplumsal uzlaşma yalanı başlar.
Burada ise asıl soru, güce ilişkin olandır. Güç her zaman totaliterliğe eğilimlidir. Erk sahipleri, iletişim araçlarının gelişmesiyle ikinci dünya savaşı sonrası yeni bir şey keşfettiler.
Amerikalı toplumbilimcilerin (bkz. Herbert Blumer) faşizmin doğduğu günlerde kavramsallaştırdığı "kamuoyu" olgusu, beraberinde başka kavramları da getirdi; crowd, public, mass gibi..
Toplumsal davranış, sürü psikolojisi, toplumsal cinnet vb. kavramların örtülü bir totalitarizme elverişliliği artık açıkça totaliterliğe ihtiyaç duyulmaması anlamına da gelmektedir. Bu kavramları, Althusser'in devletin ideolojik araçları olarak tanımladığı aile, din, medya ve eğitim sistemiyle bütünleştirdiğimizde büyük resim berraklaşmaktadır.
Neredeyse kaçışı olmayan bir sosyal labirentin içinde yuvarlanıp durmaktayız.
totalitarizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
totalitarizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ocak 2009 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
