Son zamanlarda bir arkadaşımın da sıkıştırmasıyla Lacan üzerine okuyorum. Lacan okumaları döngüsel bir şekilde dil üzerine yeniden okumaya ve düşünmeye itiyor beni. Aslında geçen yüzyılda da ontolojinin temel sorularına çağdaş yanıtlar ararken yan disiplinleriyle felsefe hep dil konusuyla yüzleşmek zorunda kalmıştı.
'Üzerinde konuşulamayacak olan hakkında susmalıyız' diyen Wittgenstein'la başlayan bu dönemde, Heidegger 'Dil var'ın evidir' diyerek apayrı bir patika açtı. Derrida'nın yapısökümü dil'i yeniden sorunsallaştırırken, Lacan'ın perspektifi 'bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır' önermesiyle insanın ne olduğu sorusuna farklı bir açılım getirdi. Felsefedeki her yeni açılım ise yeni sorular demekti.
Elbette, elimizde yeni araçlar da var modern olarak adlandırıp sonra ‘post’unu çıkarttığımız çağda. Felsefeyle doğan bilim geçen birkaç binyılda kimi gıcır kimi sandıklardan çıkarılıp özenle cilalanmış pek çok araştırma aleti/kavramı icat etti. Ama dil de boş durmadı bu arada, evrildikçe karmaşıklaştı, ilkelliğinden uzaklaştıkça özünü, dibini bulmak güçleşti. Bunu, Derrida, bağlamdan bağlama geçerken göstergeler zincirinde anlamın durmadan değişen bir nitelik içerdiğiyle ifade eder. Bu durumda bağımsız bir gösterilenler alanı olanaksızdır.
O halde Heidegger gibi soralım biz de, ‘Nedir bu dil?’. ‘Τι είναι αυτή η γλώσσα’. Antik yunanda logos sözcüğü, dil’i, konuşma’yı ve neden’i (reason) kapsayan bir anlam içeriğine sahipti. Latin kökenli lingua, İngilizcede hâlihazırda tongue anlamındayken, language olarak geçti. Bizim Türkçede kullandığımız çoğul anlamlı dil sözcüğü ile benzer bir maceraya sahip nihayetinde. Dil’den çok Arapça lisan sözcüğü bu anlama atanmıştı uzunca bir dönem. Bugün diğer yan anlamlarından sıyrılan dil sözcüğü yeniden öne çıktı.
Heraklitos’un betimlediği anlamıyla evrenin temel kaynağı ve ilkesi olan logos, ikincil anlamıyla yine insanın evren kavrayışında başat yerine geri döndü diyebilir miyiz? Mademki evrenin şairane kavranışından bahsediyordu Heidegger, logos’un çoğul anlamlarıyla dönüşü de şiirseldir. 128. fragmanda ‘En iyisi gizlemek deliliği’ diyen huysuz Heraklitos yeniden baş tacı edildi bin türlü tazelenmiş önermeyle..
Dillerin kökeni konusunu biraz deşersek, iki temel teori vardır. Yansıma ve ünlem kuramları sözcüklerin kökeninde doğadaki seslerin taklidinin ve hemen her dilde benzeşen insan ünlemlerinin sözcükleşmesini ileri sürer. Burada kayda değer bir sorun görünmüyor. Ama soyutlama aşamasına nasıl geçtiğimiz ve salt kavramların üretimi başka bir aşamayı işaret ediyor. İdea’lar dünyasına geçişte gösteren ve gösterilen ilişkisi muğlâklaşıyor ve gösterilenin kendi başına varlığı dışlanıyor. Yani göstermekle var ediyoruz. Bu önermenin yarattığı sorunlar henüz alt edilemedi. Freudyen bakışta meme emen bebeğin ağlayarak sütü yarattığını düşünmesi gibi biz de düşüncemizin asıl çiçeği olan soyut kavramları düşleyerek yaratıyoruz. Heidegger, her bir varlığa getirmenin temeli açığa çıkarmada yatar, şeklinde ifade ediyor bunu.
Yeryüzünde yedi bin civarında farklı dil var. Pasifik bölgesinde nerdeyse beş bin kişiye bir dil düşüyor. Hatta etnolojist Gordon’un çalışmalarına göre beş yüz civarında dil yüzden az kişi tarafından anadil olarak konuşuluyor. Bu da coğrafi ayrımların dilleri farklılaştırdığını açık olarak gösteriyor. Bu diller genel kabul gören altı farklı aileye ayrılıyor. Kelimelerin kullanılışı açısından ise üç farklı yapı söz konusudur. Yalınlayan, çekimli ve eklemeli diller yapısal ayrımları gösteriyor.
Aht-i atikte yaradılış ‘başlangıçta söz vardı’ diye anlatılıyor. Kuran ‘ol’ emriyle her şeyin var edildiğini söylüyor. Budistler ilksel heceye ‘om’ diyor. ‘Om’, evrenin ve yaradılışın sesi. Dil’in işaret ya da ses olarak fiziksel varlığı da soyutlamadan gelen yaratıcı özelliğiyle örtüşüyor. Konuşarak ya da işaret ederek gösterileni var ediyoruz bu bağlamların her birinde.
Dillerin ve insanın evrimi arasında nasıl bir bağ kurulabilir? Dil ailelerinin oluşumu ile tarım toplumuna geçiş ne kadar eş zamanlı, önceleyenleri neler? sorularını düşüneceğim biraz.. Sonraki yazıya...
18 Ocak 2009 Pazar
14 Ocak 2009 Çarşamba
Gerçek Gelişme Endeksi ve Sürdürülebilir Kalkınma
Türkiye ekonomisi 2002'den sonra aralıksız yirmi çeyrekten fazla büyüdü. Uluslararası konjonktürün ivmelendirmesiyle tarihimizde neredeyse görülmemiş bir büyüme dönemi yaşadık. Görece beş yıl gibi kısa bir sürede ikiyüz milyar dolardan dörtyüz milyar dolarlık bir GSMH'ye ulaştık. Ama büyümenin bir türlü toplum kesimlerine yayılmadığı, refah etkisinin çeşitli nedenlerle geciktiği yönünde tartışmalar yapıldı. Ekonomik büyüme ile toplumsal kalkınmanın ya da zenginleşmenin aynı şey olmaması bir yana büyümenin dışsal maliyetleri de gözardı edildi çoğu bu tartışmalarda. Büyüme tartışmalarının bir boyutu da son dönemde toplumsal kalkınma eksenine doğru çevrilirken, henüz ülkemiz gündemine düşmemiş iki yükselen kavramdan bahsetmek istiyorum. Bunlar, Gerçek Gelişme Endeksi (Genuine Progress Indicator-GPI) ve Yeşil GSMH (Green GDP) olarak türkçeleştirilebilirler.
Gerçek Gelişme Endeksi, Yeşil İktisat ve Kalkınma Ekonomisi'ne ait bir kavram olarak halihazırda kullanılan GSMH ve büyüme ölçütleri yerine kullanılması önerilmektedir. GSMH ölçütünde pozitif büyüme olarak görülmesine karşın aslında uzun vadede toplumsal refaha zararlı etkileri olan büyüme unsurlarının gerçek etkisinin de denkleme eklenmesini önermektedir. Lawn modeline göre, GPI'da GDP hesabına ek olarak dikkate alınan ek maliyetler; Yeniden üretilemeyen sınırlı kaynakların tükenmesinin maliyeti, Hava, Su ve Gürültü kirililiği maliyetleri, Suç maliyeti, Ozon kaybı maliyeti, Tarım arazilerinin kaybı, Sulak arazilerin kaybı ve Ailelerin dağılmasının maliyetidir. GPI böylece sürdürülebilir bir büyümenin unsurlarını da ifade etmektedir. Diğer yandan GPI'a karşı çıkıp GDP'yi savunanların, bu göstergenin aslında yalnızca üretim ve tüketime ait bir ölçüm olduğu ve toplumsal refahı içermesinin gerekmediği savı, bu ölçütün tüm karar alıcılarla kullanıldığı gerçeğini yadsımaktadır. Manfred Max-Neef'in GPI teorisinden geliştirdiği eşik hipotezine göre, belli bir büyüklüğü geçen her makroekomik sistemde büyümenin yarattığı marjinal fayda, yarattığı ek maliyetten düşük olacaktır.
Burada Fisher'in ekonomik refah'ı meta üretimi yerine hayatın fiziksel zevklerine dayandırdığı ve Hicks'in de milli gelir hesaplamanın pratik amaçlarından biri olarak geleceğin üretim ve tüketim kapasitesine zarar vermeden en fazla kaç kişinin bu süreçte yer alabileceğini gösterdiğini belirtmeliyiz. Yani bir ülkenin milli gelirinin tamamı gelecekteki üretim yeteneğine zarar vermeden bugün tüketilebilir mi?
Günümüzde az sayıda ülke (Hollanda, Fransa, Almanya, Kanada) GPI temelinde geliştirilmiş endekslerle milli gelir hesaplamaları yapıyor. En bilineni Kanada'nın kullandığı GPIAtlantic göstergesi. http://gpiatlantic.org/ .
Green GDP endeksi ise, benzer bir mantıkla büyümenin yarattığı çevresel etkilerle değerlendirilmesi yaklaşımıdır. Yerel kaynaklarını vahşice tüketmekle suçlanan Çin tarafından 2004-2006 arasında kullanılan bir göstergeydi. Bu dönemde Çin'in bu ölçeğe göre büyümesi yaklaşık sıfır (0) çıktığı için teknik sorunları olduğu söylenilerek mart 2007'de kullanımdan kaldırıldı. Yine de bu ölçek bile biyolojik çeşitliğinin yokolmasının geri döndürülemezliği ve iklim değişikliğine yol açan gaz emisyonlarının uzun vadeli etkilerini parasal ifadelere çevirmekle gerçek büyüme ve sürdürülebilir kalkınma adına pek bir şey ifade etmemektedir.
Dünyadaki ekosistemler hakkında bilgimiz arttıkça insan eylemlerinin sonuçlarına dair daha fazla veri elde edeceğiz. Görünen o ki, büyüme ve gelişmeye olan inancımız kendi geleceğimize zarar verir boyuta gelmiş durumda. Türkiye için bu hesapların yapılması zaman alacak olsa bile bizim şimdiden eski hesaplamalarla yıllık yüzde yedilik büyümemizin kaybedeceğimiz Hasankeyf'lere, Kaz Dağlarına, Fırtına Vadilerine değip değmeyeceği üzerinde düşünmemiz gereği ortaya çıkıyor.
Gerçek gelişmenin ölçütünü ararken gerçeğin ölçütü sorusu da takılıyor insanın aklına. Tehlikeli Oyunlar'dan bir yanıt alalım buna ;
-gerçek nedir hikmet amca?
-gerçek, iki nokta üst üste koydun mu?
-koydum hikmet amca.büyük harfle başlanıyor değil mi?
-hepsini büyük harfle yazsaydın. gerçeğin de soluna çiçek yapma sakın.
...
-yaz bakalım: gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.
-birimi var mı hikmet amca?
-birimi insandır.
Gerçek Gelişme Endeksi, Yeşil İktisat ve Kalkınma Ekonomisi'ne ait bir kavram olarak halihazırda kullanılan GSMH ve büyüme ölçütleri yerine kullanılması önerilmektedir. GSMH ölçütünde pozitif büyüme olarak görülmesine karşın aslında uzun vadede toplumsal refaha zararlı etkileri olan büyüme unsurlarının gerçek etkisinin de denkleme eklenmesini önermektedir. Lawn modeline göre, GPI'da GDP hesabına ek olarak dikkate alınan ek maliyetler; Yeniden üretilemeyen sınırlı kaynakların tükenmesinin maliyeti, Hava, Su ve Gürültü kirililiği maliyetleri, Suç maliyeti, Ozon kaybı maliyeti, Tarım arazilerinin kaybı, Sulak arazilerin kaybı ve Ailelerin dağılmasının maliyetidir. GPI böylece sürdürülebilir bir büyümenin unsurlarını da ifade etmektedir. Diğer yandan GPI'a karşı çıkıp GDP'yi savunanların, bu göstergenin aslında yalnızca üretim ve tüketime ait bir ölçüm olduğu ve toplumsal refahı içermesinin gerekmediği savı, bu ölçütün tüm karar alıcılarla kullanıldığı gerçeğini yadsımaktadır. Manfred Max-Neef'in GPI teorisinden geliştirdiği eşik hipotezine göre, belli bir büyüklüğü geçen her makroekomik sistemde büyümenin yarattığı marjinal fayda, yarattığı ek maliyetten düşük olacaktır.
Burada Fisher'in ekonomik refah'ı meta üretimi yerine hayatın fiziksel zevklerine dayandırdığı ve Hicks'in de milli gelir hesaplamanın pratik amaçlarından biri olarak geleceğin üretim ve tüketim kapasitesine zarar vermeden en fazla kaç kişinin bu süreçte yer alabileceğini gösterdiğini belirtmeliyiz. Yani bir ülkenin milli gelirinin tamamı gelecekteki üretim yeteneğine zarar vermeden bugün tüketilebilir mi?
Günümüzde az sayıda ülke (Hollanda, Fransa, Almanya, Kanada) GPI temelinde geliştirilmiş endekslerle milli gelir hesaplamaları yapıyor. En bilineni Kanada'nın kullandığı GPIAtlantic göstergesi. http://gpiatlantic.org/ .
Green GDP endeksi ise, benzer bir mantıkla büyümenin yarattığı çevresel etkilerle değerlendirilmesi yaklaşımıdır. Yerel kaynaklarını vahşice tüketmekle suçlanan Çin tarafından 2004-2006 arasında kullanılan bir göstergeydi. Bu dönemde Çin'in bu ölçeğe göre büyümesi yaklaşık sıfır (0) çıktığı için teknik sorunları olduğu söylenilerek mart 2007'de kullanımdan kaldırıldı. Yine de bu ölçek bile biyolojik çeşitliğinin yokolmasının geri döndürülemezliği ve iklim değişikliğine yol açan gaz emisyonlarının uzun vadeli etkilerini parasal ifadelere çevirmekle gerçek büyüme ve sürdürülebilir kalkınma adına pek bir şey ifade etmemektedir.
Dünyadaki ekosistemler hakkında bilgimiz arttıkça insan eylemlerinin sonuçlarına dair daha fazla veri elde edeceğiz. Görünen o ki, büyüme ve gelişmeye olan inancımız kendi geleceğimize zarar verir boyuta gelmiş durumda. Türkiye için bu hesapların yapılması zaman alacak olsa bile bizim şimdiden eski hesaplamalarla yıllık yüzde yedilik büyümemizin kaybedeceğimiz Hasankeyf'lere, Kaz Dağlarına, Fırtına Vadilerine değip değmeyeceği üzerinde düşünmemiz gereği ortaya çıkıyor.
Gerçek gelişmenin ölçütünü ararken gerçeğin ölçütü sorusu da takılıyor insanın aklına. Tehlikeli Oyunlar'dan bir yanıt alalım buna ;
-gerçek nedir hikmet amca?
-gerçek, iki nokta üst üste koydun mu?
-koydum hikmet amca.büyük harfle başlanıyor değil mi?
-hepsini büyük harfle yazsaydın. gerçeğin de soluna çiçek yapma sakın.
...
-yaz bakalım: gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.
-birimi var mı hikmet amca?
-birimi insandır.
Etiketler:
GDP,
Green GDP,
GSMH,
Kalkınma Ekonomisi
3 Ocak 2009 Cumartesi
Totalitarizm ve Ötekileştirme
Yirmi birinci yüzyılın ilk on yılı nasıl anılacak ileride acaba? Muhtemelen, 11 Eylül 2001 ile başlatacak siyaset tarihçileri bu çağı. Daha derin analizler ise, kimsenin üzerine alınmak istemediği faşizmin gıcır bir kisveyle ortaya çıkışını işaret edecek.
Her ne kadar demokrasi yahut meşruti monarşi sıfatıyla anılsalar da, totaliter rejimlerin tüm emarelerini gizlice koyunlarında saklıyor çağdaş yönetimler. Halk katında ise bu gizli totaliterliğin iltifat gördüğü sızıyor medyalardan. Azgın azınlık tarafından ortaya serilen bu etçillik giderek toplumun tüm kesimlerine bulaşıyor sanki. En demokrat cakalılar bile, ilkeler düzleminde yalnızca bir sıfat olarak taşıyorlar demokratlığı.
Gerçi demokrasi de endüstri çağının üretim ilişkilerinin bir yan ürünü değil mi? Kökenlerini antik Yunan’da aradığımız demokrasi, yine kökenine uygun şekilde bir seçkinler komedyasına dönüşüyor. Medyalar gelişip yaygınlaşırken araçsallaşıyor ve temel işlevleri özgürleştirmek değil de toplumu manipüle etmek şeklinde ortaya çıkıyor.
Totalitarizm'in bir başka nişanesi olan "tek parti, tek lider" ise, bir yandan var olan partilerin tek tipleşmesi ve benzer çıkar çevrelerinden destek almalarıyla, hatta biraz zorlayarak, finans/sermaye piyasalarının temayüllerinin tek geçer akçe haline gelmesiyle sağlanarak, halk, "ya o ya bu" ikileminde bırakılmaktadır.
İroni şudur ki, o da bu da genelde aynı sonucu vermektedir.
Güvenlik gerekçesiyle dayatılan polis devletini anımsatmak gereksiz bir zaman kaybı olur sanıyorum. Her fırsatta devletin toplumsal alandaki hacmini arttırmaya hazır ve nazır yönetimler totalitarizmden başka neye kapı açmaktadırlar ki..
Mussolini "her şey devletin içindedir ve devletin dışında insani veya ruhsal hiçbir şey yoktur" derken, Derrida'nın bu sistemlerde mantıksal değil metafizik bir temel bulunduğu tespitini doğrulamaktadır. Devletin önkoşulu olagelmiş, toplumu bir araya getiren temel değerlerin ana şartı, toplum lehine bireyin geri çekilmesini öngörse de, uzun vadede bireyin ilkel doğasıyla uyuşmayan değerlerin, esnemediği durumda her bir otorite birimini de dağıtarak baskın çıkacağı söylenebilir.
Bu yüzden, özgürlük ve mülkiyet bağlamında bireyle devletin totaliterce tanımlanan ilişkisinin devlet aygıtı aleyhine gelişmesi de kaçınılmazdır. Faşist rejimde zenginleşenler bu yolla faşizmin başat düşmanları haline gelir. Yani, faşizm kendi yıkımını içinde taşır.
Peki, bu olguyu tüm totaliter rejimlere genelleştirmek ne ölçüde doğru olur. Bu devletlerde, birey ya devletle özdeşleşip onun erkinden faydalanarak nefes alacaktır ya da yeraltına çekilecektir. İlki ahlaki düşüklüğü ve toplumdan kopmayı getirirken, ikincisi topluma yayılabilen bir gerilim doğuracaktır. Her iki durum da devleti oluşturan toplumun çeşitli noktalardan kırılmasını getirecektir. Yani, kılık değiştirmedikçe mutlak totalitarizm sürdürülemez. Böylece toplumsal uzlaşma yalanı başlar.
Burada ise asıl soru, güce ilişkin olandır. Güç her zaman totaliterliğe eğilimlidir. Erk sahipleri, iletişim araçlarının gelişmesiyle ikinci dünya savaşı sonrası yeni bir şey keşfettiler.
Amerikalı toplumbilimcilerin (bkz. Herbert Blumer) faşizmin doğduğu günlerde kavramsallaştırdığı "kamuoyu" olgusu, beraberinde başka kavramları da getirdi; crowd, public, mass gibi..
Toplumsal davranış, sürü psikolojisi, toplumsal cinnet vb. kavramların örtülü bir totalitarizme elverişliliği artık açıkça totaliterliğe ihtiyaç duyulmaması anlamına da gelmektedir. Bu kavramları, Althusser'in devletin ideolojik araçları olarak tanımladığı aile, din, medya ve eğitim sistemiyle bütünleştirdiğimizde büyük resim berraklaşmaktadır.
Neredeyse kaçışı olmayan bir sosyal labirentin içinde yuvarlanıp durmaktayız.
Her ne kadar demokrasi yahut meşruti monarşi sıfatıyla anılsalar da, totaliter rejimlerin tüm emarelerini gizlice koyunlarında saklıyor çağdaş yönetimler. Halk katında ise bu gizli totaliterliğin iltifat gördüğü sızıyor medyalardan. Azgın azınlık tarafından ortaya serilen bu etçillik giderek toplumun tüm kesimlerine bulaşıyor sanki. En demokrat cakalılar bile, ilkeler düzleminde yalnızca bir sıfat olarak taşıyorlar demokratlığı.
Gerçi demokrasi de endüstri çağının üretim ilişkilerinin bir yan ürünü değil mi? Kökenlerini antik Yunan’da aradığımız demokrasi, yine kökenine uygun şekilde bir seçkinler komedyasına dönüşüyor. Medyalar gelişip yaygınlaşırken araçsallaşıyor ve temel işlevleri özgürleştirmek değil de toplumu manipüle etmek şeklinde ortaya çıkıyor.
Totalitarizm'in bir başka nişanesi olan "tek parti, tek lider" ise, bir yandan var olan partilerin tek tipleşmesi ve benzer çıkar çevrelerinden destek almalarıyla, hatta biraz zorlayarak, finans/sermaye piyasalarının temayüllerinin tek geçer akçe haline gelmesiyle sağlanarak, halk, "ya o ya bu" ikileminde bırakılmaktadır.
İroni şudur ki, o da bu da genelde aynı sonucu vermektedir.
Güvenlik gerekçesiyle dayatılan polis devletini anımsatmak gereksiz bir zaman kaybı olur sanıyorum. Her fırsatta devletin toplumsal alandaki hacmini arttırmaya hazır ve nazır yönetimler totalitarizmden başka neye kapı açmaktadırlar ki..
Mussolini "her şey devletin içindedir ve devletin dışında insani veya ruhsal hiçbir şey yoktur" derken, Derrida'nın bu sistemlerde mantıksal değil metafizik bir temel bulunduğu tespitini doğrulamaktadır. Devletin önkoşulu olagelmiş, toplumu bir araya getiren temel değerlerin ana şartı, toplum lehine bireyin geri çekilmesini öngörse de, uzun vadede bireyin ilkel doğasıyla uyuşmayan değerlerin, esnemediği durumda her bir otorite birimini de dağıtarak baskın çıkacağı söylenebilir.
Bu yüzden, özgürlük ve mülkiyet bağlamında bireyle devletin totaliterce tanımlanan ilişkisinin devlet aygıtı aleyhine gelişmesi de kaçınılmazdır. Faşist rejimde zenginleşenler bu yolla faşizmin başat düşmanları haline gelir. Yani, faşizm kendi yıkımını içinde taşır.
Peki, bu olguyu tüm totaliter rejimlere genelleştirmek ne ölçüde doğru olur. Bu devletlerde, birey ya devletle özdeşleşip onun erkinden faydalanarak nefes alacaktır ya da yeraltına çekilecektir. İlki ahlaki düşüklüğü ve toplumdan kopmayı getirirken, ikincisi topluma yayılabilen bir gerilim doğuracaktır. Her iki durum da devleti oluşturan toplumun çeşitli noktalardan kırılmasını getirecektir. Yani, kılık değiştirmedikçe mutlak totalitarizm sürdürülemez. Böylece toplumsal uzlaşma yalanı başlar.
Burada ise asıl soru, güce ilişkin olandır. Güç her zaman totaliterliğe eğilimlidir. Erk sahipleri, iletişim araçlarının gelişmesiyle ikinci dünya savaşı sonrası yeni bir şey keşfettiler.
Amerikalı toplumbilimcilerin (bkz. Herbert Blumer) faşizmin doğduğu günlerde kavramsallaştırdığı "kamuoyu" olgusu, beraberinde başka kavramları da getirdi; crowd, public, mass gibi..
Toplumsal davranış, sürü psikolojisi, toplumsal cinnet vb. kavramların örtülü bir totalitarizme elverişliliği artık açıkça totaliterliğe ihtiyaç duyulmaması anlamına da gelmektedir. Bu kavramları, Althusser'in devletin ideolojik araçları olarak tanımladığı aile, din, medya ve eğitim sistemiyle bütünleştirdiğimizde büyük resim berraklaşmaktadır.
Neredeyse kaçışı olmayan bir sosyal labirentin içinde yuvarlanıp durmaktayız.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
