8 Şubat 2009 Pazar

Doğu ve Aydın ve Batı ve Entelektüel ve yine Aydın

Aydın kimdir? Ne iş yapar? Bu mahallede neye yarar? Haydi bakalım..

‘Aydın’ sözcüğü 1930’larda dil devrimiyle Arapça kökenli ‘münevver’ e karşılık türetilmiş. Asıl anlamı günaydın’daki gibi ışıkla, aydınlıkla ilişkili. Sözlüğün ötesinde halk içinde de tutunabilen sözcüklerden (sözcük de dil devriminin mahsulü, pardon! ürünü). Ama bendeki çağrışımı entelektüelden biraz farklı tınlıyor. Aslında en doğulu tanımıyla, modernin kıyısında/periferide kalakalmış ülkelerin hasbelkader eriştiği modern eğitimle kendi toplumuna yabancılaşmış bireylerini ifade ediyor.

Aydın’a cumhuriyetin verdiği temel görev ise köyü modernleştirmesidir. Prometheus kılıklı, enstitülü aydınımız çıkınındaki ateşin/bilginin beraberinde tıpkı mitolojideki gibi pandoranın kutusunu da getirmektedir. Bu kutudaysa tüm kötülük ve ızdırapları içeren ideolojiler vardır.

İdeoloji taşraya bulaşmamış bir mikroptur cumhuriyet öncesinde. İdeolojinin virüsü bulaştığında yarı okumuş halkın alacakaranlık zihni merkez çevre çatışmasının boy verebileceği her yerde cepheleşip yarılmaya hazır hale gelmiştir. Eski toplumun bakiyesi olan ve Doğuyu temsil eden medreseliler ise dışlandıkça keskinleşmiş, Said-i Nursi'nin talebeleri gibi yeraltına çekilen cemaat ve tarikatleriyle direnmeye çekilmiştir. Bir başka ilginç nokta ise, devletin Doğu ile Batı arasındaki çatışmaları anmamaya bilhassa özen göstermesi ve köy-kent bağlamında bir sorun olarak sunmasıdır modernleşmeyi. Devlet, bin yıldır ötekileştirdiği Batı'nın safına geçmiş ve medeniyetler savaşını müfredattan silmiştir.

Batılı bir kavram olarak entelektüel Fransa’da 19.yy’ın ilk yarısında kullanılmaya başlanmış. İngilizcede ise yazarak geçimini sağlayan anlamındaki ilk kullanımıyla (man of letters) eğitimli olmakla ilişkili bir kökene sahip olsa da ‘soyut bilgi ve teorilerde derin bilgi sahibi kişi’ veya ‘fikir, bilgi, teori üretip yayan kişi’ anlamlarına kaymış zamanla. Asıl anlamını ve sorumluluğunu ise Fransa’da ‘Dreyfus davası’na müdahil olan Emile Zola ve arkadaşlarıyla bulmuş. Entelektüel hayvan her durumda demokrasinin ve özgürlük idealinin çocuğudur.

Sözlük tanımının ötesinde bu konuya kafa yormuş kişilerin muhtelif tanımları da var;

Erward Said: entelektüel, belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir.

Aldous Huxley : .. kendisine seksten daha ilgi çekici bir şeyler bulan insan.

Cemil Meriç: entelektüel yükselen bir sınıfın şuurudur, yani bir devrimcidir.. bir bilgi hamalı değildir entelektüel. Hakikat uğrunda her savaşı göze alan bağımsız bir mücahittir.

Sartre: .. kendisini ilgilendirmeyen işlere karışan adamdır.

Gramsci’den Adorno’ya daha pek çok tanım yapılmış. Ama en kısa ifadeyle hepsinin özü, ürettiği fikirlerle toplumu ve dünyayı değiştirmek işlevini yüklenen bireye indirgeniyor.

Peki, bizim toplumumuzda ne iş yapmış, nasıl gelişmiş bu yaratık? Her ne kadar Batı’da da modern bir kavram olsa da, Osmanlı’nın son dönemine kadar birkaç istisna dışında entelektüelden söz etmek mümkün değil. Genel olarak Doğu’da Aydın’ın doğuşu filizlenmeye başlayan batılı endüstri toplumu karşısındaki yenilgilerle başlamış. Modernliğin kıyısındaki toplumlarda en temel soru ise, hem Osmanlı, hem de İran ve Rus imparatorluklarında ‘Niçin geri kaldık?’ olmuş.

'Niçin geri kaldık', artık sonuçsuz tartışmaları ile tüm esprisini tüketmiş, yaldızlarını dökmüş, hatta çoğu aydın için tiksindirici hale gelmiş bir sorudur. Bu tartışmanın odağına uzun süre haklı olarak din konuldu. Kamplaşan ve keskinleşen gruplar suçu ya dindarlıkta ya da dini doğru yaşamamakta aradı. Din'in belli bir döneme ait yorumunun bir etken olduğu doğru olsa da mutlak neden din olmasa gerek. Her bir toplumun üretim ve tüketim döngülerini/yapılarını, devlet organizasyonunu, toplumsal sınıflarını ve artı/katma değerin oluşum-dağılımını analiz etmek için gereken zihinsel araçlar da birikmemişti aydının alet çantasında. Sonra Nietsche öldü, sonra Marx doğdu vs. başka bir yazı konusu..

Zaten bu ölümcül soruya her meşrepten üç yüz yıldır verilen yanıtlar milyonlarca sayfayı doldurabilir sanıyorum. Bizim bu konuyu bugün ortaokul münazarasının ötesinde tartışmayı beceremememizin önemli nedenlerinden biri de, Tanzimat dönemindeki tartışmalara ilişkin yetersiz bilgilere sahip olmamız. Bugün tartışıp durduğumuz pek çok konu sonuçsuz şekilde yüz elli yıldır konuşulageliyor yazık ki.

Benim de, her Türk gibi bu konuda bir takım fantastik teorilerim var. En önemli gerileme nedeninin ise demografik olduğunu düşünüyorum. Tarih boyunca yükselen ve çöken medeniyetlere baktığımda nüfus artış hızı yükselen dil ailelerinin (Moğol-Türk, Slav vb.) büyük coğrafyalarda hâkimiyet kurduğunu görüyorum. Ardından tüm bu fatihler azınlıkta kaldıkları topraklarda eriyor. Coğrafi dil bütünlüğü bozuldukça medeniyetleri de geri çekilmek zorunda kalıyor.

Avrupa özelinde ise, nüfusa ilişkin en erken istatistikler endüstri devriminin başlangıcı sayılabilecek 1750 yılına ait tahminler. Ortaçağ boyunca Avrupa nüfusunun özellikle hastalıklar nedeniyle azaldığını biliyoruz. 1750 yılında dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturuyor Avrupa. 1900 yılında ise yaptığı kıyımlarla iskâna açtığı Amerika ile beraber yüzde 30’u geçiyor. Yüz elli yılda oransal olarak yaşanan yüzde ellilik muazzam artış hem zenginleşmenin hem de gelişen tıp bilminin, hatta ilk olarak Londra’da kurulan sıhhi tesisat sisteminin bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

Bu tema üzerine daha çok çeşitleme yapılabilir. Ama, en basit yorumlamayla bile bu oransal artış hâkim konuma gelen medeniyetin hem nedeni hem de sonucu oalrak görülebilir. Batı'nın düşüşü de muhtemelen benzer bir yol izleyecektir. Bir yandan nüfus artışı kıta Avrupa’sında ve Kafkas ırkında yavaşlıyor. Diğer yandan da uyum sağlamayı reddeden göçmenler artıyor. Şöyle ki, 2050 yılında ABD’de hispanik ve afro-amerikan nüfusunun çoğunluğa geçeceği tahmin ediliyor. Hindistan ve Çin ise Afrika ve Brezilya gibi kalabalıklaşmaya devam ediyor.

Seyid Hüseyin Nasr, Türkiye İslam âleminde hiç bir entelektüel rol oynamıyor diyor taze bir söyleşisinde. Aynı şekilde, Avrupa’da da kültürel olarak esamemizin okunmadığını ekliyor. Güzel ve önemli bir tespit olarak görünüyor bana bu. Nedenleri üzerinde hepimizin düşünmesi fayda var.

Bu tespiti sorgularken, öncelikli olarak Cumhuriyetin ulus devlet yaratma projesinin o dönemde öngörülemeyen yan etkilerinden bahsetmek gerek. Tıpkı lanetlenen İstanbul gibi Tanzimat’a ait entelektüel birikim de yok sayıldı bu dönüşümde. Sünni İslam’ın başkenti olması hasebiyle her milletten entelektüeli çeken İstanbul’dan hem araplar hem de gayrimüslüm tebaa Batı karşısında alınan yenilgilerin yükselttiği milliyetçiliği etkisiyle uzaklaştı. Gayri müslümler daha çok Batı'ya yönelirken, Müslüman entekklektüellerin bir ksımını modernleşmeyi kısmen daha önce tamamlayan Mısır’ın cazibesi çekti. Lübnan ve Şam benzer çekim merkezleri olarak yükseldiler. Bunların yerini tepkisel milliyetçiliği Osmanlı’ya getiren Çarlık Rusya’sından kaçmış Gaspıralı İsmail, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan gibi Türkîler, boşluktan istifade eden Kürtler ve Balkan göçmenleri aldılar süreç içerisinde. Milliyetçilik tıpkı domino taşlarının devrilmesi gibi ilerlemiştir doğuda. Slav milliyetçiliği Türk milliyetçiliğini tetiklemiş, Türk milliyetçiliği de hakim konuma geldiğinde dışladığı kişilerle Arap milliyetçiliğine yol açmıştır.

Osmanlı’da 19. yy’ın sonuna doğru değişen ordu düzenine batı tipi subay yetiştirmek için açılan askeri okullar gözden düşen ilim sınıfının yerine devlet yönetimine yerleşir ve ordu siyasetin merkezine oturur. Din sınıfından yükselen son isim Ahmet Cevdet paşa’dır. Askerler dışında, sadece yine gayrimüslimlerden miras alınmış tercüme bürosundan evrilen dışişleri de eski Enderun’un işlevini üstlenmeye başlar. Buradan yetişen her Sadrazam’ın bir yabancı devletin adamı olduğu ve İngiliz ya da Rus lakabıyla anılmaları da manidardır.

Kökleriyle bağı zayıflayan ve odağı ulus devlet çerçevesinde yeniden üretilmiş bir kızıl elma olarak ‘muasır medeniyet seviyesini yakalamak’ suretinde tanımlanan bu yeni tip okumuş/aydın elbette yüzünü Doğu’ya dönmeyecekti. Yüzünü dönmediğin halklar ve toplumlar da seni ciddiye almayacaktır. Hâlbuki Türk Kurtuluş savaşı emperyalist Batının karşısında yerleşik halkların kazandığı (ilk değil, Haiti’den sonra ikinci) bir kurtuluş savaşıydı. Yenilmiş halklara ilham vermişti bu zafer. Ama yeni Cumhuriyet tamamen rasyonel bir karar vererek mağluplar kampı yerine yönünü ve organizasyonunu Batı’ya dönük olarak kurdu. Tercih bence de doğru..

Doğudaki etkisizliğimizi biraz kurcaladık. Ama tüm bunlara rağmen, neden Avrupa’da da bir entelektüel etkimiz yok? Son günleri moda deyimiyle özde-sözde ikilemiyle ilişkili olabilir mi bu durum?

Öncelikli bir neden, her ne kadar bir kesim Türk kendini batılı gibi görse de, Batı için hala öteki olmamaızdır. Yunan ve Latin kültür kökenleri üzerine Yahudi-Hristiyan teolojik sosuyla (ve bunlarla hesaplaşarak) sunulan Batı medeniyeti zaten son bin yıldır da bizi ötekileştirerek belirledi kendi etki alanının sınırlarını. Bu duvar bir kaç nesilde yıkılabilecek bir şey değildir.

Bu durum bizim için de geçerli değil mi ki. Bir toplumun ait olduğu kültür öncelikle onun dil ailesine bağlıdır. Çünkü kültürün genleri dile kodlanmıştır. Dili yoğuran şeylerden birisi de elbette dindir. Fakat zaman içinde farklı dil ailelerinin de farklı dinsel mezheplere sapması ve farklılaşması apayrı bir araştırma konusu olmalı bence. İran'ın şiileşmesinde Pers dili ve kültürünün etkisi yadsınamaz. Tıpkı islam fetihleriyle giderek önemini kaybeden Mısır'ın Şiiliğin ilk yükseldiği yer olması gibi. İslamın ilk asrına ait bir ihtilafa bu denli radikalce taraf olmak dindışı olgularla da açıklanmalıdır. Elbette daha detaylı çalışılmalı mezhep konusu yazılmadan önce.

Yani dilin ve dinin farklıysa bir başka medeniyete katılman ve onun kodlarıyla düşünebilmen kolay değil. Sınırlı sayıda Batı tipi eğitim almış entellektüel için bile burada doğup büyüdüysen bir başka medeniyete egzotikleşmekten kaçınarak, onun kodlarıyla başeser vermek mümkün görünmüyor. Bu duruma yakın dönemden verilebilecek iki örnek Orhan Pamuk ve Oğuz Atay'dır. Orhan Pamuk'u farklı bir tad olarak Batı'nın kabul etmesi mümkündür. Ama bence bizim Raskolnikov'umuz olan Oğuz Atay modern olduğu ölçüde yerli kalmıştır ve tüm eseriyle Batı için ötekidir.

Buradan bir sıçrama yaparak ne doğuda ne de batıda olamadığımıza erişmek istiyorum. Tüm parçalanmışlığımızla coğrafyamızın kimi köprü olma eğretilemesiyle vurgulandığı arada kalmışlığı devam ediyor. Şairin dediği gibi, bir garip seferdeyiz sonu gelmeyen. Seferin, yolculuğun Jung okulundaki içeriğini topluma yükselterek yorumlamak da eğlenceli olabilir. Bu arada kalmış/sıkışmışlıktan, ola ki devlet ve toplum arasındaki gerilim düşer de özgün şekliyle kültürlere nefes alanı açılırsa, her iki taraf için de anlamlı sonuçlar çıkması olasılığı beni heyecanlandırmaya devam ediyor. Buralı Aydının hem doğuya hem de batıya Türk kalması ise güzel bir son söz olur sanıyorum.

12 yorum:

  1. İlham ve Çevre

    Soru: İlhama açık ruhların gelişmesinde çevredeki genel şartların tesirleri nelerdir?

    Cevap: Evvela, kişinin yaşadığı dönem ve devrin şartları gelir.. evet büyük insanları biraz da devrin şartları yetiştirir. Bir Bediüzzaman ile İmam Rabbanî devirleri çok farklı şartları haizdir. Yani eğer bir Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde yaşasaydı, İmam Gazalî olurdu. Tabii tersi de öyle...

    Evet, eğer Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde yaşasaydı, istidatları o devre göre inkişaf ederdi. Fakat herbirisi bizzat kendi devirlerindeki hayat-ı içtimâiye-i İslâmiye mes’eleleriyle alâkalı sözcü ve temsilci olduklarından, kendi devirlerinin mes’elelerine göre tahşidat yapmış ve fonksiyonlarını da ona göre eda etmişlerdir. Meselâ, bir dönemde ümmet, manevî ve ruhî boşluk tehlikesi ile karşı karşıyadır. Böyle bir dönemde Allah, içtimâî hayata aşk, heyecan ve değişik hazlar katacak bir veli gönderir. Başka bir dönemde ise, meselâ akıl ve mantık öne çıkmıştır. Yani ümmetin akl-ı selimini dağidar edecek felsefe cereyanları ortalığı kasıp kavurmaktadır. Böyle bir dönemde de Allah (cc) akıl ve mantığı, vahyin gölgesinde seyrettirecek, imân ve itikadı, İslâm aklı ve mantığı ile takviye edecek bir müceddit gönderir.

    Ancak, bundan şu da anlaşılmamalıdır: Bir devrin bütün şartlarını haiz bir müceddit, önceki veya sonraki devrin şartlarından mahrumdur. Aksine kendi devrine göre, imân ve itikad üzere tahşidat yapan bir müceddit, aynı zamanda derin bir vecd ve istiğrak sahibidir de. Ancak tahşidatını sadece imân, akıl ve hikmet üzere yapmaktadır.F.Gülen

    YanıtlaSil
  2. Söz Amel Bütünlüğü

    Bazı ilim adamları, Batılı anlayışa uyarak “İlim, ilim içindir” felsefesini düstur edinmiş görünüyorlar. Halbuki, dinî olsun, pozitif olsun, ilim dine, hayata hizmet içindir.

    Müsteşrikler, İslâm’ı çoğu müslümandan iyi bilir, fakat hiç de müslüman olmazlar. Bu, öğrendiklerini hayata tatbik etmeyen müslüman bir ilim adamının, müsteşriklerden ne farkı olduğunu akla getirir. Evet, ilim bizzat hedef değildir, yani ilim için ilim yapılmaz. İlim bize Rabbimizi tanıtıyor, bizi O’na yaklaştırıyorsa, o zaman önemli bir matlub ve maksud olabilir. Efendimiz (sav)’in, ümmeti hakkında en çok korktuğu şey, alimin nifakı ve münafıkın demagojisidir. Müslüman diyalektik yapmaz; o hareket ve davranışlarıyla bir kitap olmaya çalışır Allah Rasûlü (sav) ve O’nun raşid halifeleri, hiçbir zaman süslü sözler söyleme yolunda gitmemiş, bilakis davranışlarıyla etraflarına örnek olmaya çalışmışlardır.F.Gülen

    YanıtlaSil
  3. Felsefe Salikleri

    Felsefe, çok tehlikeli bir meslektir.. İnsanın aklına avans vermek suretiyle insanın duygularını, lâtifelerini öldürebilir. Felsefeci, tünelin içinde yürüyen bir insan gibi, hep tek buudlu bir yoldadır. Bu yolda çok yaralar alınabilir. Onun için, felsefe ilimleriyle uğraşanlar beraberinde sofiyyenin eserlerini mütalâa etmeli, evrad u ezkârda kusur göstermemeli ve kat’iyen kendilerine güvenmemelidirler ki onunla gelen vartalara ma’ruz kalmasınlar. Bediüzzaman Hazretleri’nin şu tesbiti ne kadar yerindedir. “Aklın ulûm-u felsefe (felsefe ilimleri) ile iştigali nisbetinde, emraz-ı kalbiyye (kalp hastalıkları) çok olur.” F.Gülen

    YanıtlaSil
  4. Ben de üç ayrı kişiyi konuşturayım yanıt olarak..
    ilham ve çevre bahsinde fuzuli;

    Hikmet-i dünya vü mâfiha bilen ârif degül
    Ârif oldur bilmeye dünya vü mâfiha nedür

    Âh u feryâdun Fuzûlî incidübdür âlemi
    Ger belâ-yı ışk ile hoşnûd isen gavga nedür

    YanıtlaSil
  5. Söz Amel Bütünlüğü'ne yanıt olarak Marx'ın mezar taşındaki Feurbach üzerine tezler'den alıntılanmış şu ifadeyi koyayım;

    The philosophers have only interpreted the world in various ways - the point however is to change it.

    Daha uzun yazmama gerek var mı? Marx da aynı şeyi savlıyor.
    Ama eylem de mantıksal bir ispat aracı değildir. Aksine o her şeyi araçsallaştırır ve doğru ile ya sahte ya da çoğu çarpıtılmış bir bağı tercih etmeye eğilimlidir. Ben en azından şu an ve burada Aydın'ın namusunu savunmalıyım gücüm yettiğince. Eylemede bu tür bir kaygı yok sanırım. İdeolojilerin ve ideoloji olarak dinin bütüncüllüğü içinde nas ile doğrunun ve hatta hikmet ile bilgi'nin nasıl da yer değiştirip durduğu bir vakıa değil mi zaten?

    YanıtlaSil
  6. Felsefe Salikleri başlığına ne diyebilirim ki. Tuzaklarla dolu ve zor bir metin. O zaman savunmak yerine saldırayım ben de.

    İlim erbabı katında Batıniliğin nasıl da sünnileştirilip/ ehlileştirilip el altında tutulduğunu düşünüyorum bir süredir. Neden binyüz senedir Hallac-ı Mansur'la hesaplaşılamadı. Ne kafir diyebiliyor kimse, ne kucaklayabiliyor. Siyaset bahsinde gayet uysal olan Mevlana şöyle söylemiş onun için;

    'onun söyledikleri bizim söylediklerimiz yanında çok hafif kalır; fakat biz sır tutmasını bildik ve kurtulduk'

    Bu tutulası sır ne ola ki? Yoksa isa'dan, musa'dan, idris'ten, ibrahim'den, zerdüşt'ten ve hatta brahman'dan süzülmüş bir sır olmasın..
    Tüm kaynaklara biraz dokunup soyunu sopunu aramadan herhangi bir bilgiyi felsefi bilgi ile cumburlop takas etmek pek akıl karı değil gibi geliyor bana.. En azından bu denli önemli bir tercihi benim yerime başkası yapmamalı değil mi !? Arayış yol ve yolculuk, tıpkı seyri suluk'un (salik) kademeleri gibi felsefenin doğası. Birileri durun ben buldum dedi diye aramayı bırakmak da tercih edilebilir elbette.

    YanıtlaSil
  7. Sözü Fethullah Gülen Hocaefendiye bırakıyorum;

    Seyr ü sülûkun üç mertebesi vardır: Seyr ilâllah, Seyr fillah, Seyr minallah ve billah.

    “Seyr ilâllah”, Allah’a doğru seyretme ma’nâsındadır ve Seyr ü sülûkun ilk mertebesidir. Fakat onun da kendi içinde mertebeleri vardır: İlme’l-yakin, ayne’l-yakin, hakka’l-yakin’in mertebeleri gibi...

    “Seyr fillah”, Allah’da seyretme demektir. Bu, insanın her an O’nunla olması, O’nun esmâ ve sıfât dairesinde dolaşması, isim ve sıfatlarının tecellileriyle baş başa kalması demekdir ki, bir ma’nada sâlik, bu makamda tamamen Allah’ta fanî olur ve fenâfillah’ı ihraz eder.

    Üçüncü mertebe ise, “Seyr minallah”dır. Sâlikin seyrini tamamladıktan sonra, varlığın özüyle alâkalı gördüğü bütün göz kamaştırıcı, baş döndürücü güzelliklere rağmen, insanlar arasına döner. Bu dönüş gördüklerini, tattıklarını bildirmek için dönüştür ve halk içinde Hakk’la beraber olma halidir.

    Bu mertebelere nâil olanların hali, peygamberlerin Cenab-ı Hakk’ın muhtelif isimlerine mazhar olmaları haline benzer. En iyisi de, insanın bu mazhariyet ve bu hallerini bilmemesidir. Eğer biliyorsa, istidraç olmaması için duâ etmeli ve gizlemeye çalışmalıdır.

    “Seyr fillah”da şahsî arzu ve düşünceler olmaz. İnsan, sadece isimlerinin tecellileri ve tecellilerin renk tonlarıyla baş başadır. Bu tecelliler arasındaki televvünleri yaşarken, insanın, bütün arzularından tecerrüdü ve varlığını Allah’a feda etmesi bu makamın bir özelliği ve bekâ-billah da bu zirvenin önemli bir varididir. Ne var ki bu yollarda her zaman bir zaviye ve ihsas farklılığı da söz konusudur. Hatta bu farklılığı bu yolun kutupları arasında görmek de mümkündür.

    Bazıları bu mertebe farklılığını bilmediklerinden dolayı, İmam Rabbanî ile Muhyiddin İbn Arabî gibi zatların bazı noktalarda birbirleriyle çatıştıklarını zannedebilirler. Aslında böyle bir çatışma kat’iyen varid değildir. Farklı mütalâalar ise, bunların tamamen farklı buudlarda olmalarından kaynaklanmaktadır.

    Bazen bu mertebelerde bulunan insanların şuurları, içinde bulundukları hale taallûk eder. İşte o zaman Muhyiddin İbn Arabi, “Bizden olmayan, bizim eserlerimizi okumasın” der. Bunu anlamak zordur ve bir ölçüde şeriatla te’lifi de mümkün değildir. Hallac-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk” demesi de bu cümledendir. Bu tür sözler, zâhirde, şeriata zıd gibi görünür ise de, esasen bu zatlar, içinde bulundukları makamın gereğini yerine getirmektedirler. Ahmed Emin, gibilerin bu konuyla alâkalı in’ikadları, indî, haricî dolayısıyla da haksızdır. Çünkü bu gibi durumlar bir “hal” mes’elesidir. “Kal”in “Hal”e tercüman olması ise hayatî bir mevzuu işâretlerle anlatmaya benzer.

    YanıtlaSil
  8. İlim erbabı katında Batıniliğin nasıl da sünnileştirilip/ ehlileştirilip el altında tutulduğunu düşünüyorum bir süredir. Neden binyüz senedir Hallac-ı Mansur'la hesaplaşılamadı. Ne kafir diyebiliyor kimse, ne kucaklayabiliyor. Siyaset bahsinde gayet uysal olan Mevlana şöyle söylemiş onun için;

    'onun söyledikleri bizim söylediklerimiz yanında çok hafif kalır; fakat biz sır tutmasını bildik ve kurtulduk'

    “İnsanlara akılları nisbetinde ve idrak seviyelerine göre konuşun!” mealindeki Hadis-i Şerif'in gereğini yapıp yapmama meselesi.

    YanıtlaSil
  9. F.Gülen H.:Benliği ve benlik buudlu şeyleri terketmek çok önemlidir ve önemine binaen de üzerinde ne kadar durulsa yeridir. Zira kâmil insan olabilmenin birinci şartı budur. O ise, insan olmanın yegane gayesidir. Şeytan benlik ve enaniyet sebebiyle huzurdan kovulmuştur. Her halde, onun huzurdan kovulmasını netice veren şeyler, insanın huzura kabulüne sebep olacak değildir. Halbuki kâmil insan olma, Cenâb-ı Hakk’ın huzur-u hassına kabul demektir. İlim, irfan elde edilen mertebeye sadece buud kazandırabilir. Yoksa, bizzat manevî mertebe kazandıramaz. Zannediyorum ilmine irfanına güvenip caka satanlar, ahirette bir çobandan farksız olarak haşrolacaklardır.
    Tesadüf ettiğim sayfanızda iman şuaları görmem üzere F.Gülen H.'den nakiller aktarmıştım,diler alır diler bırakırsınız,ben hatırlatmamı yaptım takdir Rabbimimdir.

    YanıtlaSil
  10. hım... sır tutalım söylemeyelim filan.. neydi bu.. ha takiyye :)

    F. Gülen H. güzel hoş yazmış ama bana hep bir yerlerde bir 'mind trick' var gibi geliyor nedense. Akıl katından mistiğe geçmek içinse bu kaçınılmaz sanırım.

    YanıtlaSil
  11. Ben ne naklediyorum siz nelerden bahsediyorsunuz buna kaçak güreşmek denir.Ama illa oraya takıldıysanız
    --bu gibi durumlar bir “hal” mes’elesidir. “Kal”in “Hal”e tercüman olması ise hayatî bir mevzuu işâretlerle anlatmaya benzer--. yine de idrakinize yaklaştıracak bir alıntıda bulunayım;
    "Mansur'un enel Hak iddiasının sırrı,mertebe-i mukarrabiyet'e işarettir.Zira demiri ateşe ilka etsen kısa zamanda azim hararet kesbeder.Ene'n-nâr davasında bulunur.Ayrıca davasını dahi ıspat eder.Amma hakikatte demirdir"-Salahaddin Uşşaki Hz.

    --Bediüzzaman Hz.- “Aklın ulûm-u felsefe (felsefe ilimleri) ile iştigali nisbetinde, emraz-ı kalbiyye (kalp hastalıkları) çok olur--.Siz boşverin tasavvufu şunu bunu.Siz akıl katında kalın başka birşey'e geçmeniz şart değil şayet ölüm sonrası yüzünüzü ağartacak ilim-amel-ihlas'ı elde edebiliyorsanız.Fakat o akıl alnınızı secdeye yaklaştırmıyorsa ,ömrünüzü heder etmişsiniz.
    Ayet Mealleri:
    Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
    Yoksa o, gece saatlerinde kalkan, secdeye kapanıp, kıyama durarak daima vazifesini yapan, ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse gibi olur mu? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ancak temiz akıl sahibi olanlar anlar.
    Bu Kur'ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir.
    Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır.

    YanıtlaSil
  12. Önce kaçak güreşilecek bir şey olmadığını söyleyeyim. Sonra tasavvuf dediğimiz şeyin dinle bağı olsa bile çoğu yerde dindışı kaldığını, hatta monoteizm öncesi olduğunu belirteyim. İslam çoğu yerde bunu araçsallaştırmıştır. Aslında islam kendi içindeki skıntıları tasavvuf ilacıyla hefifletirken tasavvuf kılığında da islam dışı inançlar onun kisvesiyle varlıklarını sürdürmüşlerdir.

    Bir diğer konu, dinle felsefenin ilişkisi binlerce yıldır kurcalayıp durduğumuz. Aslında tartışılacak bir şey yok ama dinin varlığı biraz da bu tartışmayı harlayıp durmaya bağlı gibi.. Peki, vahyi aklileştirerek felsefeye meydan okumak da abesle iştigal değil mi ki? Bu ikisinin insanı ve hayatı açıklamak babında konuları/iddaları benzer olsa da kaynakları ve aletleri apayrı. İşte bu yüzden din sıkıştığı yerde 'kalp gözünün kapalı' olmasından veya 'kalp hasatalıklarından' dem vurur. Ama felsefede böyle bir kavram, bir üst/aşkın bilinç yok. Temel ilkesi genel-geçer olması olan felsefe ile ne idüğü belirsiz ezoterik lakırdıları karıştırmadan tartışma çıkarmak pek mümkün değil sanırım. Felsefe ile din ne birbiri ile kıyaslanabilir ne de çarpıştırılabilir şeyler değil oysa ki. Ve evet felsefenin araçlarını kullanarak din düşmanlığı yapanlar da var. Ama bu kendi özünde tarafsız olan felsefeyi suçlu/günahkar (!) kılmaz değil mi..

    Bediüzzaman güzel söylemiş. Ben de şöyle eklesem ne dersiniz, uhrevi ya da dünyevi, bilgi insanı daha ahlaklı, vicdanlı ve daha insan yapıyorsa kıymetlidir.

    Mansur konusu ise hem önemli hem de izaha muhtaç. Şirk hükmüyle zulmedilip öldürülen birisi bugün nasıl oluyor da bugün bile bunca hizbin baştacı oluyor? Kimin ne çıkarı var bu meselden? Soruları aslında kendi kendime soruyorum. Yanıtları da bilmiyorum..

    Yazılan ayetlerin bilimsel bilgi olarak herhangi bir içeriği yok malesef. Herkesin ilahı da kendi suretinde değil mi.. Ben müjde ayetlerini, cennetleri, hurileri vs tercih ederim kendi adıma..

    YanıtlaSil